“Ümitlerimi yıktın
Hayallerimi kırdın
Benim ahımı aldın
Şimdi sen de yalnızsın
Bitsin artık bu çile
Çekemem bile bile
Sen ne söylersen söyle
Bu hayat sürmez böyle
Sana dönmeyeceğim
Artık sevmeyeceğim”
Sokaklarda olan, halkımızla hasbihal eden herkesin sıklıkla duyduğu bu Suat Sayın şarkısı, Neşe Karaböcek’in yanık sesinden olmasa da, halk koromuzun seslendirmesiyle son iki üç yıldır Selçuk sokaklarını inletiyor.
Daha beş yıl önce, hemen herkes; “O, artık isterse ölünceye kadar başkan olur, O’nun önünü kimse kesemez.” Derken, bu vahim noktaya bu kadar kısa sürede gelmeyi “O” nasıl başardı? Bu sorunun çeşitli cevaplarını herkes biliyor -malum sebeplerle konuşamıyor veya yazamıyor olsa da- ama ben en önemsediğim üç sebebe, tarihe not düşmek üzere değinmek istiyorum.
KİBİR (Bildiğimiz Kibir)
kibir iyi midir
kibir insanı bitirir
mum gibi eritir
Soru cümlesinin içinde geçen “O, artık isterse ölünceye kadar başkan olur. O’nun önünü kimse kesemez ” Cümlesi, cevap için, en önemli ip ucumuz.O, bu cümleyi o kadar sıklıkla duydu ki, hemen inandı ve gerçeklikle bağını ansızın kopardı.Hareket etmek için artık ayaklarına ihtiyacı yoktu, görünmeyen kanatları vardı onun. Sanal dünyanın, sanal şişirmeleri de tuz biber oldu elbet. “Hıh Selçuk da neymiş, ben istesem İzmir’e de başkan olurum.” Dediğini hepimiz duyar gibi olduk, muhtemelen; “Bakan da olurum, reis-i cumhur da olurum.” Da demiştir belki. Oysa, içi boş, derinliği olmayan özgüven ne kadar da tehlikelidir…
Cumhuriyet tarihi şurada dursun, yaklaşık on bin yıllık tarihinde bu coğrafyada hiç grev olmadı. Oldu diyen varsa, lütfen beni düzeltsin. Tarihin ilk grevi, O’na nasip oldu, ne mutlu!!! Ona sorarsınız, belediye emekçileri tarihin en refah dönemini yaşadı, geçen beş yılda. “Hıh, sendika temsilcisi de neymiş, ben yüzde elli bilmem kaç oy almış bir insanım, muhasebeye git çıkışını al, sensiz de olur, sıkıntı yok.” Tarzında, cümleleri defaatleduyar gibi oldunuz mu siz de? Veya “Ben yüzde elli bilmem kaç oy almışım, üç yüz beş yüz kişilik dernek olsa da olur, olmasa da olur.” Demiş midir? Başkanım, şu teknik konuda, mimarların, mühendislerin görüşünü alsak mı? Sorusuna; “Onlar da kimmiş, benden iyi mi bilecekler, ben yüzde elli bilmem kaç oy almış bir insanım.” Demiş midir sizce? Başkanım, hani söz vermiştik, kimseyi işinden aşından etmeyecektik, bu karda kışta emekçi kardeşlerimizi işten çıkarmasak mı?Sorusuna; “Aman canım ne olacak, onlar olmasa da olur, seçime bir iki ay kala, alırım kafama göre yeni işçileri, biraz zam yaparım olur biter, hem olmasa ne olur, ben yüzde elli bilmem kaç oy almış bir insanım.” Keşke, başrolde “AMANSIZ KİBİR” olan gerçek hikayeleri, halkım yazabilse.Keşke herkes kırgınlıklarını kağıda dökebilse…
NEPOTİZM (Akraba Severlik)
Nepotizm, “AMANSIZ KİBİR”in kaçınılmaz sonucudur, tedavisi mümkün olmayan bir çöküş sendromudur. Kibirli yönetici veya devlet başkanı kaçınılmaz olarak büyük hatalar yapmaya başlar. Her ne kadar kendisini “yenilmez” olarak lanse etmeye çalışsa da, artık bu hataların sonucunda, koltuğunun altından kaydığını hissetmeye başlamıştır. Kendisini müthiş güvensiz hisseder, kimseye güvenemez hale gelir. Liyakati bir kenara bırakıp, ehliyetli hak sahiplerinin hakkını gasp edip, kendisine en yakın, en sadık olan akrabasını, hiç de hak ermedikleri, layık olmadıkları kilit görevlere getirir. (Cümle biraz karmaşık oldu ise, Bkz. CHP İlçe Başkanı, Gizli Eş Başkanlar, Gizli İmar Müdürleri etc.)
ZENOFİLİ (Yabancı Severlik)
Nepotizme elini kaptıran yönetici, kolunu da kaptırır. Bu aşamada güvensizlik ve şüphe hat safhadadır, artık tamamen, onu var eden insanlara ve topraklara yabancılaşmıştır. Nepotizm çukuruna düşmese, işleri kolayca düzlüğe çıkartabileceğini akiller ve Kamiller ona zamanında söylemiştir. “Sizden ötürü böyle oldu” deyip,nepotları suçlamaya başlar. Etrafındaki ehliyet ve liyakat sahiplerini zaten, çoktan küstürmüştür. Ve onlar ve de halk, koltuğu yavaş yavaş sallamaya başlamıştır, ayağı kayacak gibidir artık. Biraz çabalasa, onları yanına çekebilir ama o kurtuluş, uzaklarda yüksek makamlardakilerde aramaya başlar. O’nu var eden halkını, toprağı çoktan unutmuştur.
Kendisini çok yalnız hisseder artık.“Gözlerim kapalı, her tarafını sokak sokak gezerim,” dediği, “bir gün batımına dünyaları değişmem,” dediği yer artık hiçbir anlam ifade etmez olur ona. Ve o ikbalini uzaklarda, yaban ellerde aramaya koyulur. Zarlar atılmıştır. Diyar diyar dolaşır, çalmadık kapı, öpmedik etek bırakmaz. Orada başarılı olursa ne ala, ama ya geri dönmek zorunda kalırsa?
Beş yıldır boşladığı, kırdığı, incittiği geride kalanlar, artık ona “el” olanlar, O’nu tekrar bağrına basar mı, basmaz mı? Ümitleri yıkılan, hayalleri kırılan halkın, onu artık bağrına basmayacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yok, sanırsam.


